"Umutsuzluk, kötülüğün nedenlerini anlamayan, hiçbir çıkış yolu göremeyen ve mücadele etmekten aciz olanların tipik özelliğidir. Modern sanayi proletaryası bu tür sınıflar kategorisine ait değildir." (Lenin, 1910)
Dünya bir yol ayrımında. Ekonomik kriz, savaşa sürükleniş, ekolojik felaketler ve toplumsal çöküş, acı ve yıkım dolu bir geleceğin işaretlerini veriyor. Gazze, Lübnan, Sudan ve Ukrayna yaşanacaklara dair birer uyarı niteliğindedir. Televizyonu her açtığımızda, radyoyu her dinlediğimizde ya da sosyal medyayı her kontrol ettiğimizde yeni dehşetlerle yüzleşirken, umutsuzluğa kapılmak çok kolay. Ancak çok az kişinin sorduğu bir soru var: alternatif ne?
İnsanlığın 21. yüzyılda karşı karşıya kaldığı sorunlar ne kaderin bir cilvesi ne de kötü bireylerin yaptığı kötü tercihlerin birer sonucudur. Hepsi aynı ağacın dallarıdır, kapitalist üretim tarzı dediğimiz tarihsel olarak belirli toplumsal ilişkilerin bir ürünüdür. Temelde, insan ihtiyaçlarının karşılanması değil, kâr arayışı etrafında örgütlenmiş toplumlarda yaşıyoruz. İnsanlığın uluslararası, ulusal ve hatta kişiler arası düzeyde aldığı önemli kararları etkileyen şey kâr güdüsüdür. Elbette toplumun küçük bir kesimi diğer herkesten daha fazla söz hakkına sahip. Parası, mülkü, toprağı olanlar, başka bir deyişle sermaye sahipleri, iktidarın gerçek kollarını kontrol ederler. Geri kalanımız sadece emek-gücümüzü satabiliyor ve belki her dört ya da beş yılda bir zenginlerin hangi temsilcisinin bizi yöneteceğine oy verebiliyor. Nihayetinde, bir sistem olarak kapitalizm zorla ve mülksüzleştirme yoluyla kurulmuştur ve her düzeyde kıyasıya rekabet, sömürü ve baskı ayırt edici özellikleridir.
Yirminci yüzyılın en büyük trajedilerinden biri, hiç kuşkusuz, şu ya da bu şekilde kapitalizme alternatif olduğunu iddia eden tüm toplumların, sistemi bazen felakete yol açacak şekilde yeniden üreten birer aldatmaca olduğunun ortaya çıkmasıdır. İster “sosyal demokrasi”, ister “nasyonal sosyalizm”, ister “gerçekte var olan sosyalizm” olsun, kapitalist üretim tarzının temel özellikleri (ücretli emek, para ve meta üretimi), yoğunlaştırılmış devlet müdahalesi koşulları altında varlığını sürdürdü. Bu nedenle tüm bu rejimleri gerçek bir alternatiften ziyade devlet kapitalizminin ifadeleri olarak görüyoruz.
Peki ama sosyalizm ya da komünizm gibi terimler ne anlama geliyor? Bize göre bunlar, ihtiyaçlarımızın karşılanması için emeğimizin ürünlerini kolektif olarak üreten ve dağıtan insanlığa dayanan devletsiz, sınıfsız, parasız bir toplumu temsil etmektedir. Ve böyle bir dünyayı ancak işçi sınıfının - kapitalizmin işlemesini sağlayan kârı yaratan bizlerin - kitlesel hareketi getirebilir.
İnsanlar arasındaki ilişkiler sömürü ve baskı biçiminde olmak zorunda değildir. Doğayla ve birbirimizle savaş halinde yaşamak zorunda değiliz. Bunu tarihten biliyoruz. İnsanlık bir tür olarak yaklaşık 300.000 yıl önce ortaya çıktı ve varlığımızın büyük bir kısmı işbirliği ve dayanışmanın hayatta kalmamızın anahtarı olduğu küçük devletsiz, sınıfsız, parasız toplumlarda geçti. Zamanı geri alamayız ve almayı da istemeyiz - insanlık, elindeki en son teknolojik ve sosyal ilerlemelerle, yeni ve daha iyi yaşam biçimlerini bilinçli bir şekilde organize etmek için her zamankinden daha iyi bir konumdadır. Bunun mümkün olduğunu bugünümüzden de biliyoruz. Mevcut sistemde her şeyden önce kâr peşinde koşmak en “rasyonel” davranış olmasına rağmen, insanlar her gün işbirliği ve dayanışma eylemleri sergilemeye devam ediyor. Hatta bazen bu, toplumu dönüştürmeyi amaçlayan devrimci hareketlerde gördüğümüz gibi kitlesel bir boyut kazanıyor.
Bu da bizi başka bir noktaya getiriyor: komünizm ya da sosyalizm sadece bir fikir değil, kapitalist toplumun çelişkilerinden doğan gerçek bir sınıf hareketidir. Marx'ın metaforunu ödünç alırsak, bu sınıf hareketi yeraltında kazdıkça kazılan ve sadece periyodik olarak yüzeye çıkan yaşlı köstebek gibidir. Bazen o kadar derine iner ki, devrimciler bile umutlarını yitirir ya da kestirme yollar aramaya başlarken, egemen sınıf ve onların savunucuları sınıf mücadelesinin sona erdiğini ilan ederek kutlama yaparlar. Bu sadece geçici bir zaferdir, çünkü sınıflı toplum var olduğu sürece, sınıf mücadelesi başka bir yerde, başka bir zamanda, yeni bir biçimde yeniden ortaya çıkmaya devam edecektir.
Yüzyılı aşkın bir süredir kapitalist yapı devrilmeye hazır hale gelmiş ve her geçen on yılda daha da çürümüştür. Günümüzün emperyalist devletleri, “Thomas Hobbes'un fantezisinin yanında bir çocuk oyuncağı gibi kaldığı Yeni Leviathan” (Buharin, 1915) gibidir. Ancak kâr sistemini devam ettirmek için ellerindeki seçenekler tükeniyor.
Eleştirel ve devrimci bir analiz yöntemi olarak anlaşılan Marksizm, meta toplumuna karşı bir silahtır. Kıvrımların, dönüşlerin ve ani kırılmaların da insanlık tarihinin bir parçası olduğunu görmemizi sağlar. Ve öyle ya da böyle, yavaş yavaş böyle bir döneme yaklaşıyoruz. Soru şu: İşçi sınıfı gerçek bir toplumsal güç olarak tarih sahnesine çıkabilecek mi yoksa tarihin kendisine dayatıldığı uyuyan bir güç olarak mı kalacak?
-- Dyjbas _
Communist Workers’ Organisation _
Aralık 2024
